yılmaz's profile:::::::*:*:*:*:*:Y:I:L:M...BlogListsGuestbookMore Tools Help

:::::::*:*:*:*:*:Y:I:L:M:A:Z:*:*:*:*:*:::::::

"gündoğumundan günbatımınadır ömür, sonsuzluğun karanlığında bir hokuspokustur"

yılmaz haboğlu

HABERLER

Loading...

Custom HTML

No content has been added yet.

tanya

 
         TANYA
 
Ve granit kabrinde Lenin.
Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun.

Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma'ya
ve güneyinde Tula şehrine.

Ve kasımın sonu
ve aralık ayının ilk günlerinde
harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını
bütün cephe üzerinde.
Ve aralık ayının ilk günlerinde,
en nazik safhasındaydı durum.

Ve aralık ayının ilk günlerinde,
Petrişçevo'da Vereiya şehri dolaylarında,
kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde
Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar.
18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır
astılar onu.

Moskova'dandı.
Gençti, partizandı.
Sevdi, anladı, inandı
ve geçti harekete.
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
bütün azametiyle insandı.

Çevirir gibi yapraklarını "Harp ve Sulh" romanının
dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri.
Kesildi Petrişçevo'da telefon telleri,
sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı.
Ertesi gün partizan yakalandı.

Yeni hedefin önünde yakalandı partizan,
birdenbire, kıskıvrak, arkadan.
Gökyüzü yıldızla,
yürek hızla,
bilek nabızla,
şişe benzinle dolu
ve kibrit çakılmak üzereydi.
Ve kibrit çakılamadı fakat.
Tabancaya davranmak istedi.
Çullandılar.
Alıp götürdüler.
Alıp getirdiler.
Odanın ortasında dimdik durdu partizan:
torbası omuzunda,
başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler.
Subaylar baktılar partizana yakından:
badem nasıl kabuğunun içindeyse
filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki.

Kaynıyor masada semaver.
Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer,
ve yeşil bir şişe konyak.
Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları.

Ev sahipleri mutfağa gönderildiler.
Lamba sönmüştü.
Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak.
Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu.
Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar,
sokuldular birbirlerine:
dünyadan uzak
ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar.

Sesler geldi bitişikten :
Soruyorlar:
"- Bilmiyorum," diyor.
Soruyorlar:
"- Hayır," diyor.
Soruyorlar:
"- Söylemem," diyor.
Soruyorlar :
"- Bilmiyorum," diyor, "- Hayır," diyor, "- Söylemem," diyor.
Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses
sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz
ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz.

Bir kayış sakladı bitişikte :
Partizan sustu.
Çıplak bir insan eti ses verdi.
Kayışlar şaklıyor arka arkaya.
Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar.
Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa.
İskemleye çöktü.
Kapadı avuçlarıyla kulaklarını.
Ve gözleri sımsıkı yumulu
ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar.
Kayışlar saklıyor bitişikte.
Saydılar ev sahipleri :
200...
Sorgu tekrar başladı :
Soruyorlar : "- Bilmiyorum," diyor,
Soruyorlar : "- Hayır," diyor,
Soruyorlar : "- Söylemem," diyor.
Ses kibirli
fakat artık pürüzsüz değil
kanayan bir yumruk gibi boğuktu.

Partizanı dışarı çıkardılar.
Başında kürk şapkası, sırtında gocuk,
bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler
yoktu.
Bir don bir gömlekti.
Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları.
Bacaklarında, boynunda, alnında kan.
Kolları iple bağlı arkadan,
çıplak ayakları karda,
iki yanda süngülüler,
yürüdü partizan.

Soktular partizanı Vasili Klulik'in izbasına.
Oturdu tahta sıranın üstüne.
Çatık bir dalgınlık içindeydi.
Su istedi.
Nöbetçi verdirmedi suyu.
Alaman askerleri geldiler.
Böcekler gibi üşüştüler başına,
çekiştirdiler, tartakladılar.
Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin,
bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası
dişli demir kanlanıncaya kadar.
Sonra gittiler uyumaya.
Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa.

Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan:
dünya buzların içinde,
karın altında yapyalnız sokak
yıldızların içinde.

Mavi gözleri yuvarlak
bir çocuk bakıyor camdan.
Gördüklerini unutacak,
büyüyecek, evlenecek,
ve bir yaz gecesinde
bir öğle uykusunda yahut
rüyasına girecek ansızın
karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın.

Karın altında bir uçtan bir uca
karın altında yapyalnız sokak.
Karın üstünde partizan:
ayakları çıplak,
kollan bağlı arkadan,
bir don bir gömlek,
yürüyor önünde süngünün
bir uçtan bir uca gidip gelerek.

Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya.
Isındı nöbetçi çıktılar.
Bu böyle sürdü saat 22'den ikiye kadar.
İkide nöbetçi değişti
ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde.
Partizan
18 yaşında.
Partizan
öldürüleceğini biliyor.
Ölmek ve öldürülmek:
hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark.
Ve ölümden korkmayacak
ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti.
Bakıyor çıplak ayaklarına:
Şişmiştiler,
çatlayıp donmuştular kıpkırmızı.
Fakat partizan
dışındaydı acının.
Ve nasıl derisinin içindeyse
öyle içindeydi öfkesinin ve inancının.
Zaman zaman annesi geliyor aklına.
Mektep kitapları geliyor aklına.
Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına
İliç'in resmi önünde duran
ve içinde masmavi çiçekler.
Çocukluğu geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kısacık entarilerin renkleri bile
tutulacak gibi elle.
İlk hava bombardımanı geliyor aklına.
Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına
sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek
ve çocuklar koşuyor peşlerinden.
Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına;
annesiyle orda vedalaştılar.
Bir gençlik toplantısı geliyor aklına,
bu o kadar yakın ki
kırmızı örtülü masada su bardağı
ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile
tutulacak gibi elle.
Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına:
düşmanın karşısında dimdik duran sesi,
Hayır, diyen,
Söylemem, diyen
ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için
kendi adını bile gizleyen.

ZOE'ydi adı,
ismim TANYA, dedi  onlara.

(Tanya,
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Bursa Cezaevi'nde.
Belki duymamışındır bile Bursa'nın adını.
Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık
sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.

Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi,

Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda :
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.

Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet'inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun,
kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun :
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.

Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine :
-Tanya,
senin yaşında bir kızım var.
-Tanya,
kız kardeşim senin yaşında.
-Tanya,
senin yaşında sevdiğim kız.
Bizim memleket sıcaktır
bizde kızlar tez kadınlaşır.
-Tanya,
senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız.
-Tanya,
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir,
ama ben,
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.)

Sabah oldu Tanya'yı giydirdiler,
ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu,
iç etmişlerdi onları.
Torbasını getirdiler :
torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker.
Şişeleri boynuna astılar,
torbasını verdiler sırtına.
Göğsüne bir de yazı yazdılar :
"PARTİZAN".
Köyün alanına kuruldu darağacı.
Atlılar çekmiş kılıcı
halka olmuş piyade askeri.
Zorla seyre getirdiler köylüleri.

İki sandık üst üste,
iki makarna sandığı.
Sandıkların üstüne
yağlı urgan sallanır,
urganın ucu ilmik.

Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına.
Partizan
kolları bağlı arkadan
durdu urganın altında dimdik.

Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler.

Bir subay fotoğrafa meraklı,
bir subay, elinde makina : Kodak,
bir subay resim alacak.
Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden
"- Kardeşler, üzülmeyin.
Gün yiğitlik günüdür.
Soluk aldırmayın faşistlere,
yakın, yıkın, öldürün..."

Bir Alaman vurdu ağzına partizanın,
genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan.
Fakat askerlere dönüp devam etti partizan :
"- Biz iki yüz milyonuz.
İki yüz milyon asılır mı?
Gidebilirim ben.
Ama bizimkiler gelecekler.
Teslim olun, vakit varken..."

Kolhozlular ağlıyordu. Cellat çekti ipi.

Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun.
Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
ve hayata seslendi İNSAN:
"- Kardeşler
hoşça kalın.
Kardeşler
kavga sonuna kadar.
Duyuyorum nal seslerini
geliyor bizimkiler!"

Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına.
Sandıklar yuvarlandılar.
Ve Tanya sallandı ipin ucunda.

"

                

                                    

 

HABERLERKÜLTÜR SANAT YORUM EKLECoding ForumsDynamic   

                                

                                          SİTEM

                    Önde zeytin ağaçları arkasında yâr

                                     Sene 1946

                                Mevsim Sonbahar

                Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim

                                 Dalları neyleyim.

               Yâr yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.

   Yâr yâr!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar

                       Değirmen misali döner başım

                           Sevda değil bu bir hışım

                          Gel gör beni darmadağın

                           Tel tel çözülüp kalmışım.

                                       Yâr yâr

                         Canımın çekirdeğinde diken

                       Gözümün bebeğinde sitem var

                       Bedri Rahmi Eyüboğlu 

  

 

                                                   KARIMA MEKTUP

                                        Bir tanem!
                                  Son mektubunda:
                                    "Başım sızlıyor
                                  yüreğim sersem!"
                                         diyorsun.
                                   "Seni asarlarsa
                                 seni kaybedersem,"
                                         diyorsun,
                                   "yaşayamam!"

                                Yaşarsın, karıcığım,
              kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
                     yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı,
                                 en fazla bir yıl sürer
                                  yirminci asırlarda
                                      ölüm acısı.
                                         Ölüm 
                           bir ipte sallanan bir ölü.
                               Bu ölüme bir türlü
                            razı olmuyor gönlüm.
                                       Fakat
                               emin ol ki, sevgili,
                            zavallı bir çingenenin
                kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
                              geçirecekse eğer
                                 ipi boğazıma, 
               mavi gözlerimde korkuyu görmek için
                             boşuna bakacaklar
                                    Nazım’a!

                                      Ben,
                  alacakaranlığında son sabahımın
                    dostlarımı ve seni göreceğim,
                                   ve yalnız
                 yarım kalmış bir şarkının acısını
                          toprağa götüreceğim...
                               Karım benim!
                                 İyi yürekli,
                                 altın renkli,
                gözleri baldan tatlı arım benim;
                         ne diye yazdım sana
                         istendiğini idamımın,
                      daha dava ilk adımında
             ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
                          kellesini adamın.
                      Haydi bunlara boş ver.
                     Bunlar uzak bir ihtimal!
                         Paran varsa eğer
                     bana fanila bir don al,
              tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
                          Ve unutma ki 
               daima iyi şeyler düşünmeli
                    bir mahpusun karısı.


                                      Nazım hikmet
 

                  Ya zamanindan cok erken gelirim

               Ya zamanindan çok erken gelirim 
                
Dünyaya geldigim gibi,
                 Ya zamanından çok geç ,
                 Seni sevdigim gibi

                 Mutluluğa hep gec kalırım
                 Hep erken giderim mutsuzluga
                 Ya hersey bitmistir çoktan
                 Ya hicbir şey başlamamış.

                 Öyle bir zamanina geldimki yaşamin 
                 Ölüme erken sevgiye geç,
                 Yine gecikmişim bagışla sevgilim
                 Sevgiye on kala olüme beş!

                                                     Aziz Nesin

                                                                     

BEKLEMEK

Gözler önünde işte
Gittikçe arınıyorum kendimden
Her giden güzelleşir
Gidiyorum güzelleşmek için
Unutulsun diye çirkinliklerim
Gelecek birisi güzeldir
Gelince güzel değil
Hele gelmişse çirkin
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel
Ey güzeller güzeli beklediğim
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem
Artık ne gelmek ne de gitmek
Yaşamın en zor yanı beklemek
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı,
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz
ÖLMEK

 

Yağmur ciseliyor,
korkarak

yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur ciseliyor,
beyaz ve cıplak mürted ayaklarinin
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur ciseliyor.
Serezin esnaf carşısında,
bir bakırcı dükkanının karsısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur ciseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
cırılcıplak etidir.

Yagmur ciseliyor.
Serez carşısı dilsiz,
Serez carşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez carşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur ciseliyor....
 
 
  YAŞAMAYA DAİR              
Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

NAZIM HİKMET

                                                                                                          

                                                                    

                       evren
                       yalnızlıktan da küçükmüş
                       düşlermiş asıl sonsuz olan.

                       evren
                       umutlardan da küçükmüş
                       mutsuzluk daha büyükmüş meğer.

                       evren
                       sekizinci renge sarınan
                       metaforlarmış meğer.

                       evren
                       hiçlikten de küçükmüş meğer
                       yaşamı ve ölümü ezberleyecek kadarmış

                       evren
                       küçük bir okyanusmuş meğer
                       kıyısında yelkenliler batan.

                                                       AHMET TELLİ

                                                                          

           MAVİYDİ DÜŞLERİM, ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM...

                  Benim bile bilemediğim kadar çocuk; 
                  Islak bir kuş görsem ağaç dalında, 
                  Meleklere yağmuru şikayet ederdim
... 
                 
 Yağmura küserdim.

                  ÇÜNKÜ SİYAH DEĞİLDİ 
                 
MAVİYDİ DÜŞLERİM 

                 ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM
                 

                  Şimşek çakınca gözlerimi yumar; 
                     Sonra; 
                     Minicik dedikleri parmaklarımın arasından 
                     Şimşeğin geçtiğini görürdüm, 
                     Sevgimin yanında ellerim küçücüktü


                YİNEDE SİYAH DEĞİLDİ,
                MAVİYDİ DÜŞLERİM, 
                ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM,

                    Göz yaşını bana mahsus sanardım,
                    Çiçeklerin güldüğüne inanırdım çünkü,
                    Yıldızların gülerek göz kırptığına,
                    Güneşin her sabah gülücükler dağıttığına inanırdım...
                    Yağmur yağınca insanlar gülmüyor diye... 
                    Gök yüzünün ağladığını sanırdım.

                 ÇÜNKÜ SİYAH DEĞİLDİ
                 MAVİYDİ DÜŞLERİM 
                 ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM...


                    Her çocuğun bir annesi olduğunu bilirdim... 
                    Onu seven,koklayan,koruyan,
                    Akşamları yolunu gözlediği bir babası olduğunu...
                    Rüyalarımda öksüz çocuk görmedim, 
                    Yetim çocuk uğramadı dünyama...

                ÇÜNKÜ SİYAH DEĞİLDİ 
                MAVİYDİ DÜŞLERİM 
              
ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM..

çhat yapmak istiyorsanız rumuz yazıp start çet putonunu tıklamanız yeterlii

       


             

Üç Dil

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürlerdecaba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun

Bedri Rahmi Eyüboğlu

 

    mavi gözlü dev

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan ev..

Nazım Hikmet Ran

 

                                     Davet

                        Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
                        Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
                        Bu memleket bizim!
                        Bilekler kan içinde, dişler kenetli
                        ayaklar çıplak
                        Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
                        Bu cehennem, bu cennet bizim!
                        Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
                        yok edin insanın insana kulluğunu
                        Bu davet bizim!
                        Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
                        Ve bir orman gibi kardeşçesine
                        Bu hasret bizim!

 

kör,sağır,dilsiz yaşarız biz.bu alabildiğine aydınlık ve gürültülü evrende.

bütünde parça

parçada bütün iken

şimdi döndük gerçeklikten birer heyulaya...

 

  

Nazım Hikmet Ran

  Kız Çocuğu

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

1956
Nazım Hikmet Ran

 

       kır beyninin zincirlerini,uç özgürlüğe ve hayata.

iradenin verdiği huzuru dinle,kendini keşfet.

yoğunlaş,derinleş uç,git!

kaybol uzaklaş bu hapishaneden...

                   

Ruanda Soykırımı

, Ruanda'da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'nun, aşırı uç Hutular (Interahamwe) tarafından öldürülmesi olayıdır. Katliam, Tutsi destekli isyancı Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kegame'ye bağlı güçlerce, Hutu ağırlıklı hükümetin düşürülmesi ile son buldu. Ardından yönetimden güç alan Tutsilerin öç bahanesiyle saldırması sonucu yüzbinlerce Hutu, komşu Zaire'ye (Kongo Cumhuriyetine) sığındı.

                         null

 

15. asır başlarında bölgede iki etnik unsur vardı: Hutu ve Tutsi. Kuzeyde yaşayan Tutsiler zamanla yönetici sınıf oldular ve Hutuları katı bir feodal yapılanma içine ittiler. Ülkeye ilk gelen Avrupalı John Speke oldu ve 1895'te Ruandalılar Alman Doğu Afrikası'nın bir parçası olarak Alman egemenliğine girdiler. Ancak burada bir Alman hükümeti kurulmadı ve Alman idaresi altında ülkeyi geliştirmek için hiçbir şey yapılmadı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bölge BM tarafından Belçika mandasına verildi ve Belçika idaresi öncekinden çok daha sert ve kesin olarak Ruanda'ya yerleşti. Belçikalılar Ruanda'da sömürge yönetimini kurumsallaştırmak amacıyla üst sosyal sınıf olan Tutsileri kullandılar. Yeni vergiler ve zorunlu çalışmalar getirildi. Birçok Ruandalı bu kötü koşullardan kurtulmak için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

                                      

                                                           null

NEDENLERİ 

Soykırımın nedeni olarak, tıpkı Holocaust'a neden olarak gösterilen, Avrupa kaynaklı ırk temeline dayalı teoriler de öne sürülmektedir. Avrupa'da o dönemde, ırk üzerine düşünce üreten bazı çevrelerce, Ruanda bölgesinde yaşayan insanların, ari ırk ile aşağı ırk olarak kabul edilen zenciler arasında bir tür geçiş ırkı olduğu iddia edilmiştir. Bu yüzden Hutuların, Tutsileri gerçek Ruandalı olarak değil, kendilerini sürekli aşağılayan ve sömüren Avrupalıların ülkelerindeki işgalci akrabaları olarak değerlendirdikleri iddia edilmiştir. Benzer olaylar başka ülkelerde örneğin Sudan'da da görülmüştür.

Bir başka neden olarak, özelikle Tutsi bölgelerinde kalan verimli tarım alanlarının Hutularca ele geçirilme isteği de gösterilmektedir. Zengin komşularının mallarını ele geçirmek isteyen Hutuların, özellikle Tutsileri öldürdükleri ve katliamın bir anda yayıldığı da düşünülmektedir.

                         KAYNAK :wikipedi

YORUM EKLE

        “Beyazlar Afrika’ya geldiklerinde bizim topraklarımız,onların İncil,leri vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Uyandığımızda gördük ki, onların toprakları, bizim İncil,lerimiz vardı.”                                                                                                  

              Kadın olmanın IZDIRAP olduğu ülke ''AFRİKA''


ABD’nin 2006 yılı içinde yaptığı gıda yardımı miktarı 150 milyon doları bulmuş. Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Gıda Programı, yaptığı 9 milyon ton yardımın 4 buçuk milyon tonunu ABD’nin, bir buçuk milyon tonunu da Avrupa Birliği’nin sağladığını açıklamış. Çin, dış yardım almayı 2005 yılında kesmiş ve aynı yıl yaptığı gıda yardımını üçe katlayarak dünya üçüncülüğüne yükselmiş. Yardımların yarıdan fazlası Afrika'ya gidiyor. Kıtada en fazla yardımı, sırasıyla Etiyopya, Sudan, Uganda, Eritre ve Kenya alıyor. Onu Endonezya, Sri Lanka gibi Asya ülkeleri izliyor.

Afrika’da Aşağı Sahara’nın altında kalan 23 ülke, gıda yardımını almadan ayakta kalamayacak kadar yoksul. Kıtanın yarı nüfusu yoksulluk, çeyrek nüfusu açlık sınırında yaşıyor.

Yalnızca yoksulluk değil, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar, kuraklık, doğa felaketler de kara kıtanın yakasını bırakmıyor. Dünyadaki HIV pozitiflerin %70’i, yani 29 milyon kişi Afrika’da.

Afrika denince, yoksul ve kurak, kısır ve lanetlenmiş koca bir çöl canlanıyor kafalarda. Kara yüzüyle, kabile savaşlarıyla lanetlenmiş. AIDS’le, salgın hastalıklarıyla lanetlenmiş.

Akbabaların insafına terk edilmiş aç ve çıplak çocukların büyümüş gözleriyle tanıyoruz Afrika’yı. Dünya Afrika’yı böyle tanıyadursun; AB, Çin, ABD emperyalistleri kıtayı “daha yakından” tanımak için kıyasıya bir rekabete girişmiş durumda.

Çünkü Afrika’nın üstünde kuraklık, açlık ve yoksulluk, altında yüzyıllardır yağmalanan zengin maden ve petrol yatakları var. Afrika ne kadar zenginse insanları bir o kadar yoksul.

Örneğin, Sudan’ın 7 milyon aç insanı ve emperyalist güçlerin rüyalarını ve yağmacı planlarını süsleyen 3 milyar varil petrolü var.

Çünkü stratejik öneme sahip 40 metalin 20’si Afrika kıtasında bulunuyor.

İşte bu yüzden dünyanın tüm emperyalist güçleri, Afrika’ya yardım için kuyruğa girmiş durumda. Yalnızca utanç verici insanlık suçlarını örtbas etmek için yapmıyorlar bunu. Gerek doğrudan devlet eliyle yapılan yardımlar, gerek NEFAD, Accord, OXFAM, ActionAid gibi, Caritas, St. John ve daha sayısız kilise vakıfları gibi, kıtayı hamamböcekleri misali istila etmiş binlerce 'hükümet dışı', 'sivil toplum' kuruluşu aracılığıyla yapılan fonlamalar, gerekse de Dünya Bankası’nın yoksulluğu azaltma projeleri, BM’nin gıda ve sağlık programları, UNICEF’i, emperyalist tekellerin fonları; emperyalist güçler için Afrika hükümetleriyle bağları ve işbirlikçileştirme çabaları ile yağmacılıklarına toplumsal taban arayışları bakımından hayati öneme sahip.

En önemlisi de bu “fonlanma”, emperyalist talanın yıkıcı etkileri ve derin çelişkilerine, kıtada yüzyıllardır sürdürülen ve bugünkü açlık ve yoksulluk tablosunun sorumlusu olan soyguna karşı gelişebilecek her türlü mücadelenin önünü kesiyor. Yoksul halkları için bir şeyler yapma arayışında olan aydınların, AIDS’in pençesinde kıvranan gençlerin, genetiği değiştirilmiş tohumlar ve tekellerin başkaca dayatmaları sonucu topraklarını kaybetmekte olan yoksul köylülerin, büyük kentlerde birikmiş sefalet içindeki emekçi kitlelerin mücadele enerjisini de hortum gibi emerek kendisine bağlıyor. Kendi gücüne dayalı bir mücadele fikrini Afrika emekçilerinin zihninden silmeye kilitleniyor. “Zalimin verdiği zulmü ancak kendisi geri alır” misali, sömürücülerden aman beklemeye tatlılıkla ikna ediyor.

Hal böyle olunca, Afrika’da en mücadeleci sendikalardan her renkten sol siyasi partiye her türlü örgütlenme de geleceğini kendi tabanından çok, gelişmiş ülkelerin dost örgütlerinden gelebilecek fonlarda arıyorlar. “İyi fonlanmak ya da fonlanmamak, bütün mesele bu” fikri, Afrika’da örgütlü mücadeleyi zehirleyip uyuşturuyor.

Çok bilinen bir Afrika atasözü; “Beyazlar Afrika’ya geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncilleri vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Uyandığımızda gördük ki, onların toprakları, bizim İncillerimiz vardı.” diyor. O gün bugündür sürüyor bu aldatmaca. Bugün bir fark var ama. Gözlerini kapatıp dua etmeyi değil, ellerini açıp dilenmeyi öğretiyorlar Afrika’ya. Ve emperyalist efendilerin sağlığına duacı olmayı. Ellerini yumruk yapıp kaldırmasınlar diye havaya. Ellerini kapadıklarında onların madenleri, petrolleri ve tekelleştirilmiş tarımsal alanları; Afrikalılarınsa, yarın yine ellerini açmadan hayatta kalamayacakları bir avuç gıdaları oluyor.


 

                                        

.






Cre3p

              ARGİİİ

                                                                                                                                                                                    

 

HABER AKIŞ

Loading...Loading...

Public folders
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
össleemmm wrote:
süpersin denizcim çok ta başarılısın şiirlerin muhteşem başarılar dilerim
Dec. 26
hayyam ömerwrote:
sayfan gerek içeriği gerekse düzeni açısından çok güzel olmuş tebrik ederim.insani duyarlılığın ağır bastığı yönler sayfaya anlam katmış ve dolu dolu olmuş.başarılarının devamını diliyorum...
Dec. 11

Sandbox

Loading...