yılmaz's profile:::::::*:*:*:*:*:Y:I:L:M...BlogListsGuestbookMore ![]() | Help |
:::::::*:*:*:*:*:Y:I:L:M:A:Z:*:*:*:*:*:::::::"gündoğumundan günbatımınadır ömür, sonsuzluğun karanlığında bir hokuspokustur" |
|||||
|
|
tanyaVe granit kabrinde Lenin. Ve karların üstünde muzaffer gülümseyişi onun. Düşman ulaştı Moskova kuzeyinde Yakroma'ya ve güneyinde Tula şehrine. Ve kasımın sonu ve aralık ayının ilk günlerinde harcamış bulunuyordu ihtiyatlarını bütün cephe üzerinde. Ve aralık ayının ilk günlerinde, en nazik safhasındaydı durum. Ve aralık ayının ilk günlerinde, Petrişçevo'da Vereiya şehri dolaylarında, kar gibi mavi bir gökyüzünün üzerinde Alamanlar 18 yaşında bir kız astılar. 18 yaşındaki kızlar belki nişanlanır astılar onu. Moskova'dandı. Gençti, partizandı. Sevdi, anladı, inandı ve geçti harekete. İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk bütün azametiyle insandı. Çevirir gibi yapraklarını "Harp ve Sulh" romanının dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri. Kesildi Petrişçevo'da telefon telleri, sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı. Ertesi gün partizan yakalandı. Yeni hedefin önünde yakalandı partizan, birdenbire, kıskıvrak, arkadan. Gökyüzü yıldızla, yürek hızla, bilek nabızla, şişe benzinle dolu ve kibrit çakılmak üzereydi. Ve kibrit çakılamadı fakat. Tabancaya davranmak istedi. Çullandılar. Alıp götürdüler. Alıp getirdiler. Odanın ortasında dimdik durdu partizan: torbası omuzunda, başında kürk şapkası, sırtında gocuk, bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler. Subaylar baktılar partizana yakından: badem nasıl kabuğunun içindeyse filiz gibi bir kızdı kürkün, keçenin ve pamuklunun içindeki. Kaynıyor masada semaver. Satrançlı örtüde bir tabanca, beş kayış kemer, ve yeşil bir şişe konyak. Tabakta domuz sucuğu ve ekmek artıkları. Ev sahipleri mutfağa gönderildiler. Lamba sönmüştü. Ocağın ateşiyle kızılca karanlıktı mutfak. Ve ezilmiş hamam böceği kokuyordu. Ev sahipleri: bir çocuk, bir kadın, bir ihtiyar, sokuldular birbirlerine: dünyadan uzak ıssız bir dağ başında kurda kuşa karşı yapyalnız kalmıştılar. Sesler geldi bitişikten : Soruyorlar: "- Bilmiyorum," diyor. Soruyorlar: "- Hayır," diyor. Soruyorlar: "- Söylemem," diyor. Soruyorlar : "- Bilmiyorum," diyor, "- Hayır," diyor, "- Söylemem," diyor. Ve yeryüzünde bu üç sözden başkasını unutan ses sıhhatli bir çocuk teni gibi pürüzsüz ve iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz. Bir kayış sakladı bitişikte : Partizan sustu. Çıplak bir insan eti ses verdi. Kayışlar şaklıyor arka arkaya. Yılanlar güneşe doğru sıçrayıp düşerken ıslık çalıyorlar. Genç bir Alaman subayı geldi mutfağa. İskemleye çöktü. Kapadı avuçlarıyla kulaklarını. Ve gözleri sımsıkı yumulu ve öylece kaldı orda kımıldamadan sorgunun sonuna kadar. Kayışlar saklıyor bitişikte. Saydılar ev sahipleri : 200... Sorgu tekrar başladı : Soruyorlar : "- Bilmiyorum," diyor, Soruyorlar : "- Hayır," diyor, Soruyorlar : "- Söylemem," diyor. Ses kibirli fakat artık pürüzsüz değil kanayan bir yumruk gibi boğuktu. Partizanı dışarı çıkardılar. Başında kürk şapkası, sırtında gocuk, bacaklarında pamuklu külot pantolon ve keçe çizmeler yoktu. Bir don bir gömlekti. Beyaz, genç dişleriyle ısırılmaktan şişmiş dudakları. Bacaklarında, boynunda, alnında kan. Kolları iple bağlı arkadan, çıplak ayakları karda, iki yanda süngülüler, yürüdü partizan. Soktular partizanı Vasili Klulik'in izbasına. Oturdu tahta sıranın üstüne. Çatık bir dalgınlık içindeydi. Su istedi. Nöbetçi verdirmedi suyu. Alaman askerleri geldiler. Böcekler gibi üşüştüler başına, çekiştirdiler, tartakladılar. Birisi art arda kibrit yakıp tuttu altında çenesinin, bir bıçkı sürttü sırtına bir başkası dişli demir kanlanıncaya kadar. Sonra gittiler uyumaya. Nöbetçi süngünün ucunda çıkardı partizanı sokağa. Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan: dünya buzların içinde, karın altında yapyalnız sokak yıldızların içinde. Mavi gözleri yuvarlak bir çocuk bakıyor camdan. Gördüklerini unutacak, büyüyecek, evlenecek, ve bir yaz gecesinde bir öğle uykusunda yahut rüyasına girecek ansızın karda yıldızlara basan çıplak ayakları bir genç kızın. Karın altında bir uçtan bir uca karın altında yapyalnız sokak. Karın üstünde partizan: ayakları çıplak, kollan bağlı arkadan, bir don bir gömlek, yürüyor önünde süngünün bir uçtan bir uca gidip gelerek. Üşüdü nöbetçi, döndüler izbaya. Isındı nöbetçi çıktılar. Bu böyle sürdü saat 22'den ikiye kadar. İkide nöbetçi değişti ve artık partizan kımıldanmadan kaldı tahta sıranın üzerinde. Partizan 18 yaşında. Partizan öldürüleceğini biliyor. Ölmek ve öldürülmek: hıncının kızıltısında belli belirsizdi bu fark. Ve ölümden korkmayacak ve keder duymayacak kadar sıhhatli ve gençti. Bakıyor çıplak ayaklarına: Şişmiştiler, çatlayıp donmuştular kıpkırmızı. Fakat partizan dışındaydı acının. Ve nasıl derisinin içindeyse öyle içindeydi öfkesinin ve inancının. Zaman zaman annesi geliyor aklına. Mektep kitapları geliyor aklına. Cilalı toprak bir çanak geliyor aklına İliç'in resmi önünde duran ve içinde masmavi çiçekler. Çocukluğu geliyor aklına, bu o kadar yakın ki kısacık entarilerin renkleri bile tutulacak gibi elle. İlk hava bombardımanı geliyor aklına. Cepheye giden işçi taburları geliyor aklına sokaktan geçiyorlar şarkı söyleyerek ve çocuklar koşuyor peşlerinden. Zaman zaman bir tramvay durağı geliyor aklına; annesiyle orda vedalaştılar. Bir gençlik toplantısı geliyor aklına, bu o kadar yakın ki kırmızı örtülü masada su bardağı ve kesik kesik konuşan kendi sesi bile tutulacak gibi elle. Ve artık durup dinlenmeden kendi sesi geliyor aklına: düşmanın karşısında dimdik duran sesi, Hayır, diyen, Söylemem, diyen ve düşmana hiçbir şeyi doğru söylememek için kendi adını bile gizleyen. ZOE'ydi adı, ismim TANYA, dedi onlara. (Tanya, Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin. Bursa Cezaevi'nde. Belki duymamışındır bile Bursa'nın adını. Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir. Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin. Sene 1941 değil artık sene 1945. Moskova kapılarında değil artık Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler, bizimkiler, bütün namuslu dünyanınkiler. Tanya, senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi, Seni astılar memleketini sevdiğin için, ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim. Ama ben yaşıyorum, ama sen öldün. Sen çoktan dünyada yoksun, zaten ne kadar az kaldın orda : on sekiz senecik. Doyamadın güneşin sıcaklığına bile. Tanya, sen asılan partizan, ben hapiste şair. Sen kızım, sen yoldaşım. Resminin üstüne eğiliyor başım: kaşların incecik, gözlerin badem gibi, ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil. Fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler. Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de. Tanya, saçların ne kadar kısa kesilmiş, oğlum Memet'inkilerden farkı yok. Alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi, rahatlık, ve rüya veriyor insanın içine. Yüzün ince uzun, kulakların büyücek biraz. Henüz çocuk boynu boynun : henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan. Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan: süsünü sevsinler mini mini kadın. Arkadaşları çağırdım, bakıyorlar resmine : -Tanya, senin yaşında bir kızım var. -Tanya, kız kardeşim senin yaşında. -Tanya, senin yaşında sevdiğim kız. Bizim memleket sıcaktır bizde kızlar tez kadınlaşır. -Tanya, senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız. -Tanya, sen öldün, ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmektedir, ama ben, yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum.) Sabah oldu Tanya'yı giydirdiler, ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu, iç etmişlerdi onları. Torbasını getirdiler : torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker. Şişeleri boynuna astılar, torbasını verdiler sırtına. Göğsüne bir de yazı yazdılar : "PARTİZAN". Köyün alanına kuruldu darağacı. Atlılar çekmiş kılıcı halka olmuş piyade askeri. Zorla seyre getirdiler köylüleri. İki sandık üst üste, iki makarna sandığı. Sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır, urganın ucu ilmik. Partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına. Partizan kolları bağlı arkadan durdu urganın altında dimdik. Nazlı, uzun boynuna ilmiği geçirdiler. Bir subay fotoğrafa meraklı, bir subay, elinde makina : Kodak, bir subay resim alacak. Tanya seslendi kolhozlulara ilmiğinin içinden "- Kardeşler, üzülmeyin. Gün yiğitlik günüdür. Soluk aldırmayın faşistlere, yakın, yıkın, öldürün..." Bir Alaman vurdu ağzına partizanın, genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan. Fakat askerlere dönüp devam etti partizan : "- Biz iki yüz milyonuz. İki yüz milyon asılır mı? Gidebilirim ben. Ama bizimkiler gelecekler. Teslim olun, vakit varken..." Kolhozlular ağlıyordu. Cellat çekti ipi. Boğuluyor nazlı, boynu kuğu kuşunun. Fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan ve hayata seslendi İNSAN: "- Kardeşler hoşça kalın. Kardeşler kavga sonuna kadar. Duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler!" Cellat bir tekme attı makarna sandıklarına. Sandıklar yuvarlandılar. Ve Tanya sallandı ipin ucunda. "
HABERLERKÜLTÜR SANAT YORUM EKLECoding ForumsDynamic SİTEM
Önde zeytin ağaçları arkasında yâr
Sene 1946
Mevsim Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yâr yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.
Yâr yâr!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yâr yâr
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Bir tanem! Son mektubunda: "Başım sızlıyor yüreğim sersem!" diyorsun. "Seni asarlarsa seni kaybedersem," diyorsun, "yaşayamam!" Yaşarsın, karıcığım, kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı, en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı. Ölüm bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat emin ol ki, sevgili, zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nazım’a! Ben, alacakaranlığında son sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim... Karım benim! İyi yürekli, altın renkli, gözleri baldan tatlı arım benim; ne diye yazdım sana istendiğini idamımın, daha dava ilk adımında ve bir şalgam gibi koparmıyorlar kellesini adamın. Haydi bunlara boş ver. Bunlar uzak bir ihtimal! Paran varsa eğer bana fanila bir don al, tuttu bacağımın siyatik ağrısı. Ve unutma ki daima iyi şeyler düşünmeli bir mahpusun karısı. Nazım hikmet Ya zamanindan cok erken gelirim Ya zamanindan çok erken gelirim Mutluluğa hep gec kalırım Öyle bir zamanina geldimki yaşamin Aziz Nesin
BEKLEMEK Gözler önünde işte
Yağmur ciseliyor,
korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. Yağmur ciseliyor, beyaz ve cıplak mürted ayaklarinin ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur ciseliyor. Serezin esnaf carşısında, bir bakırcı dükkanının karsısında Bedreddinim bir ağaca asılı. Yağmur ciseliyor. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin cırılcıplak etidir. Yagmur ciseliyor. Serez carşısı dilsiz, Serez carşısı kör. Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez carşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Yağmur ciseliyor.... YAŞAMAYA DAİR
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından. 1947 BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
evren AHMET TELLİ
MAVİYDİ DÜŞLERİM, ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM...
Benim bile bilemediğim kadar çocuk; ÇÜNKÜ BEN ÇOCUKTUM Şimşek çakınca gözlerimi yumar; Göz yaşını bana mahsus sanardım, çhat yapmak istiyorsanız rumuz yazıp start çet putonunu tıklamanız yeterlii
En azından üç dilde Bedri Rahmi Eyüboğlu
mavi gözlü dev O mavi gözlü bir devdi.
Davet
kör,sağır,dilsiz yaşarız biz.bu alabildiğine aydınlık ve gürültülü evrende. bütünde parça parçada bütün iken şimdi döndük gerçeklikten birer heyulaya...
Kız Çocuğu
kır beyninin zincirlerini,uç özgürlüğe ve hayata.
iradenin verdiği huzuru dinle,kendini keşfet.
yoğunlaş,derinleş uç,git!
kaybol uzaklaş bu hapishaneden...
Ruanda Soykırımı , Ruanda'da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'nun, aşırı uç Hutular (Interahamwe) tarafından öldürülmesi olayıdır. Katliam, Tutsi destekli isyancı Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kegame'ye bağlı güçlerce, Hutu ağırlıklı hükümetin düşürülmesi ile son buldu. Ardından yönetimden güç alan Tutsilerin öç bahanesiyle saldırması sonucu yüzbinlerce Hutu, komşu Zaire'ye (Kongo Cumhuriyetine) sığındı.
15. asır başlarında bölgede iki etnik unsur vardı: Hutu ve Tutsi. Kuzeyde yaşayan Tutsiler zamanla yönetici sınıf oldular ve Hutuları katı bir feodal yapılanma içine ittiler. Ülkeye ilk gelen Avrupalı John Speke oldu ve 1895'te Ruandalılar Alman Doğu Afrikası'nın bir parçası olarak Alman egemenliğine girdiler. Ancak burada bir Alman hükümeti kurulmadı ve Alman idaresi altında ülkeyi geliştirmek için hiçbir şey yapılmadı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bölge BM tarafından Belçika mandasına verildi ve Belçika idaresi öncekinden çok daha sert ve kesin olarak Ruanda'ya yerleşti. Belçikalılar Ruanda'da sömürge yönetimini kurumsallaştırmak amacıyla üst sosyal sınıf olan Tutsileri kullandılar. Yeni vergiler ve zorunlu çalışmalar getirildi. Birçok Ruandalı bu kötü koşullardan kurtulmak için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
NEDENLERİ Soykırımın nedeni olarak, tıpkı Holocaust'a neden olarak gösterilen, Avrupa kaynaklı ırk temeline dayalı teoriler de öne sürülmektedir. Avrupa'da o dönemde, ırk üzerine düşünce üreten bazı çevrelerce, Ruanda bölgesinde yaşayan insanların, ari ırk ile aşağı ırk olarak kabul edilen zenciler arasında bir tür geçiş ırkı olduğu iddia edilmiştir. Bu yüzden Hutuların, Tutsileri gerçek Ruandalı olarak değil, kendilerini sürekli aşağılayan ve sömüren Avrupalıların ülkelerindeki işgalci akrabaları olarak değerlendirdikleri iddia edilmiştir. Benzer olaylar başka ülkelerde örneğin Sudan'da da görülmüştür. Bir başka neden olarak, özelikle Tutsi bölgelerinde kalan verimli tarım alanlarının Hutularca ele geçirilme isteği de gösterilmektedir. Zengin komşularının mallarını ele geçirmek isteyen Hutuların, özellikle Tutsileri öldürdükleri ve katliamın bir anda yayıldığı da düşünülmektedir. “Beyazlar Afrika’ya geldiklerinde bizim topraklarımız,onların İncil,leri vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Uyandığımızda gördük ki, onların toprakları, bizim İncil,lerimiz vardı.” Kadın olmanın IZDIRAP olduğu ülke ''AFRİKA''
Afrika’da Aşağı Sahara’nın altında kalan 23 ülke, gıda yardımını almadan ayakta kalamayacak kadar yoksul. Kıtanın yarı nüfusu yoksulluk, çeyrek nüfusu açlık sınırında yaşıyor. Yalnızca yoksulluk değil, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar, kuraklık, doğa felaketler de kara kıtanın yakasını bırakmıyor. Dünyadaki HIV pozitiflerin %70’i, yani 29 milyon kişi Afrika’da. Afrika denince, yoksul ve kurak, kısır ve lanetlenmiş koca bir çöl canlanıyor kafalarda. Kara yüzüyle, kabile savaşlarıyla lanetlenmiş. AIDS’le, salgın hastalıklarıyla lanetlenmiş. Akbabaların insafına terk edilmiş aç ve çıplak çocukların büyümüş gözleriyle tanıyoruz Afrika’yı. Dünya Afrika’yı böyle tanıyadursun; AB, Çin, ABD emperyalistleri kıtayı “daha yakından” tanımak için kıyasıya bir rekabete girişmiş durumda. Çünkü Afrika’nın üstünde kuraklık, açlık ve yoksulluk, altında yüzyıllardır yağmalanan zengin maden ve petrol yatakları var. Afrika ne kadar zenginse insanları bir o kadar yoksul. Örneğin, Sudan’ın 7 milyon aç insanı ve emperyalist güçlerin rüyalarını ve yağmacı planlarını süsleyen 3 milyar varil petrolü var. Çünkü stratejik öneme sahip 40 metalin 20’si Afrika kıtasında bulunuyor. İşte bu yüzden dünyanın tüm emperyalist güçleri, Afrika’ya yardım için kuyruğa girmiş durumda. Yalnızca utanç verici insanlık suçlarını örtbas etmek için yapmıyorlar bunu. Gerek doğrudan devlet eliyle yapılan yardımlar, gerek NEFAD, Accord, OXFAM, ActionAid gibi, Caritas, St. John ve daha sayısız kilise vakıfları gibi, kıtayı hamamböcekleri misali istila etmiş binlerce 'hükümet dışı', 'sivil toplum' kuruluşu aracılığıyla yapılan fonlamalar, gerekse de Dünya Bankası’nın yoksulluğu azaltma projeleri, BM’nin gıda ve sağlık programları, UNICEF’i, emperyalist tekellerin fonları; emperyalist güçler için Afrika hükümetleriyle bağları ve işbirlikçileştirme çabaları ile yağmacılıklarına toplumsal taban arayışları bakımından hayati öneme sahip. En önemlisi de bu “fonlanma”, emperyalist talanın yıkıcı etkileri ve derin çelişkilerine, kıtada yüzyıllardır sürdürülen ve bugünkü açlık ve yoksulluk tablosunun sorumlusu olan soyguna karşı gelişebilecek her türlü mücadelenin önünü kesiyor. Yoksul halkları için bir şeyler yapma arayışında olan aydınların, AIDS’in pençesinde kıvranan gençlerin, genetiği değiştirilmiş tohumlar ve tekellerin başkaca dayatmaları sonucu topraklarını kaybetmekte olan yoksul köylülerin, büyük kentlerde birikmiş sefalet içindeki emekçi kitlelerin mücadele enerjisini de hortum gibi emerek kendisine bağlıyor. Kendi gücüne dayalı bir mücadele fikrini Afrika emekçilerinin zihninden silmeye kilitleniyor. “Zalimin verdiği zulmü ancak kendisi geri alır” misali, sömürücülerden aman beklemeye tatlılıkla ikna ediyor. Hal böyle olunca, Afrika’da en mücadeleci sendikalardan her renkten sol siyasi partiye her türlü örgütlenme de geleceğini kendi tabanından çok, gelişmiş ülkelerin dost örgütlerinden gelebilecek fonlarda arıyorlar. “İyi fonlanmak ya da fonlanmamak, bütün mesele bu” fikri, Afrika’da örgütlü mücadeleyi zehirleyip uyuşturuyor. Çok bilinen bir Afrika atasözü; “Beyazlar Afrika’ya geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncilleri vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Uyandığımızda gördük ki, onların toprakları, bizim İncillerimiz vardı.” diyor. O gün bugündür sürüyor bu aldatmaca. Bugün bir fark var ama. Gözlerini kapatıp dua etmeyi değil, ellerini açıp dilenmeyi öğretiyorlar Afrika’ya. Ve emperyalist efendilerin sağlığına duacı olmayı. Ellerini yumruk yapıp kaldırmasınlar diye havaya. Ellerini kapadıklarında onların madenleri, petrolleri ve tekelleştirilmiş tarımsal alanları; Afrikalılarınsa, yarın yine ellerini açmadan hayatta kalamayacakları bir avuç gıdaları oluyor.
|
össleemmm
wrote:
süpersin denizcim çok ta başarılısın şiirlerin muhteşem başarılar dilerim
Dec. 26
hayyam ömerwrote:
sayfan gerek içeriği gerekse düzeni açısından çok güzel olmuş tebrik ederim.insani duyarlılığın ağır bastığı yönler sayfaya anlam katmış ve dolu dolu olmuş.başarılarının devamını diliyorum...
Dec. 11
|
|||
|
|